www.vedatgececi.com

İletişim: info@vedatgececi.com
 Mimar Vedat GECECİ                                                                                     [Onay Bekleyen(0 Yeni Dosya Var) ]    [ Yeni Yaz]

         
                                                                  
                                                                                          
                                           

  
"EN BÜYÜK İDRAK SENİ İDRAK EDEMEMEKTİR ALLAH'IM"
                                                                                                                                                  Hz EBU BEKİR (r.a.)
MAKALELER ŞİİRLER YARADILIŞ

Atom Mucizesi
Resmin üzerinde bekleyiniz. Resmin üzerinde bekleyiniz. Resmin üzerinde bekleyiniz. Resmin üzerinde bekleyiniz. Resmin üzerinde bekleyiniz. Resmin üzerinde bekleyiniz. Resmin üzerinde bekleyiniz. Resmin üzerinde bekleyiniz. Resmin üzerinde bekleyiniz. Resmin üzerinde bekleyiniz. Resmin üzerinde bekleyiniz. Resmin üzerinde bekleyiniz. Resmin üzerinde bekleyiniz. Resmin üzerinde bekleyiniz. Resmin üzerinde bekleyiniz. Resmin üzerinde bekleyiniz.

Atom Mucizesi

 

Atomun Oluşum Serüveni

Görkemli boyutlarıyla insan aklının kavrama sınırlarını zorlayan evren, var olduğu ilk andan itibaren hassas dengeler üzerinde ve büyük bir düzen içerisinde, hiç şaşmadan işlemektedir. Bu muazzam evrenin nasıl var olduğu, nereye doğru gittiği, içindeki düzen ve dengeyi sağlayan kanunların nasıl işlediği ise her devirde insanların merak konusu olmuştur ve halen de olmaya devam etmektedir. Bilim adamları bu konularla ilgili sayısız araştırmalar yapmış, pek çok tez ve teori üretmişlerdir. Evrendeki düzen ve tasarımı akıl ve vicdanlarıyla değerlendiren bilim adamları içinse var olan kusursuzluğu açıklamak hiç de zor olmamıştır. Çünkü bu kusursuz tasarımın tüm evrene hakim olan üstün güç sahibi Allah tarafından yaratıldığı, düşünen ve akıl eden insanlar için açıkça gözler önüne serilmiş bir gerçektir. Allah bu açık gerçeği Kuran ayetlerinde de bildirmektedir: Şüphesiz göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün art arda gelişinde temiz akıl sahipleri için gerçekten ayetler vardır. (Ali İmran Suresi, 190) Fakat yaratılış delillerine gözlerini kapamaya çalışan bilim adamları, yıllardır ardı arkası kesilmeyen bu sorulara cevap vermekte çok büyük zorluklar çekmektedirler. Bilimsel gerçeklerle taban tabana zıt olan teorilerini savunmak için demagojilere, hiçbir bilimsel dayanağı olmayan gerçek dışı kuramlara, çok zorda kalınca ise sahtekarlıklara bile sığınmaktan bile çekinmemektedirler. Fakat 21. yüzyılın eşiğinde olduğumuz şu günlerde bilimsel alanda yaşanan her türlü gelişme bizi tek bir gerçeğe götürmektedir: Evren üstün bir güç ve sonsuz ilim sahibi olan Allah tarafından yoktan var edilmiştir.



EVRENİN YARATILIŞI



"
Evren nasıl var oldu?" sorusu insanların yüzyıllardır cevap aradıkları bir sorudur. Tarih boyunca binlerce evren modeli sunulmuş, binlerce kuram üretilmiştir. Fakat bu teoriler incelendiği zaman hepsinin temelde iki farklı modelden birini savunduğu görülür. Bunlardanbirincisi artık hiçbir bilimsel dayanağı ve geçerliği kalmamış olan sonsuz evren, yani evrenin bir başlangıcının olmadığı fikri, ikincisi ise şu an tüm bilim çevreleri tarafından kabul gören evrenin büyük bir patlama ile yoktan yaratıldığı gerçeğidir. Artık geçerliliğini yitirmiş olan ilk model, evrenin sınırsız olduğunu, sonsuzdan beri var olduğunu, sonsuza kadar da varlığını ve şu anki durumunu koruyacağını savunmaktaydı. Bu sonsuz evren fikri, eski Yunan'da gelişmiş, daha sonra da Rönesans'la birlikte yeniden canlanan materyalist felsefenin bir ürünü olarak Batı bilim dünyasına girmişti. Rönesanssın özünde eski Yunan düşünürlerinin eserlerini incelemek yatıyordu. Böylece materyalist felsefe ve bu felsefenin savunduğu sonsuz evren anlayışı, felsefi ve ideolojik kaygılarla tozlu raflardan çıkarılıp, bilimsel bir gerçekmiş gibi insanlara sunuldu. Karl Marx, Friedrich Engels gibi materyalistlerin, maddeci ideolojilerine çok önemli bir zemin hazırlayan bu fikri büyük bir hevesle sahiplenmeleri, bu modelin, içinde bulunduğumuz yüzyıla taşınmasında en önemli etkenlerden birini oluşturdu.


Sir Fred Hoyle20. yüzyılın ilk yarısına kadar gündemde olan bu "sonsuz evren" modeline göre, evren için herhangi bir başlangıç veya son söz konusu değildi. Evren yoktan var edilmediği gibi, hiçbir zaman da yok olmayacaktı. Materyalist felsefenin de temelini oluşturan bu teoriye göre evrenin durağan (statik) bir yapısı vardı. Oysa daha sonraları elde edilen bilimsel bulgular bu teorinin tümüyle yanlış ve bilim dışı olduğunu ortaya çıkardı. Evren sonsuzdan beri süregelmiyordu; bir başlangıcı vardı ve yoktan var edilmişti. Evrenin sonsuz olduğu, yani bir başlangıcı olmadığı fikri her zaman için dinsizliğin ve Allah'ı inkar etme yanılgısına düşen ideolojilerin çıkış noktası olmuştur. Çünkü onlara göre evrenin bir başlangıcının olmaması, aynı zamanda bir Yaratıcı' nın da olmadığı anlamına geliyordu. Ama bilim çok geçmeden materyalistlerin bu iddialarının geçersizliğini ve evrenin Büyük Patlama (Big Bang) olarak adlandırılan bir patlama ile yoktan var edilerek başladığını, delilleriyle ortaya koydu. Yoktan var edilmenin ise tek bir anlamı vardı: "Yaratılış". Yani tüm evren sonsuz kudret sahibi olan Allah tarafından yaratılmıştı. Ünlü İngiliz astronom Sir Fred Hoyle da bu teoriden rahatsız olanlar arasında sayılıyordu. Hoyle, "steady-state" (sabit durum) adındaki teorisiyle evrenin genişlediğini kabul etmekle birlikte, evrenin boyut ve zaman açısından sonsuz olduğunu iddia ediyordu. Bu modele göre, evren genişledikçe madde, gerektiği miktarda, birdenbire, kendi kendine var olmaya başlıyordu. "Sonsuz evren" fikrini desteklemek için son derece zorlama açıklamalarla ortaya atılan bu teori, bilimsel olarak ispatlanan Big Bang kuramıyla taban tabana zıttı. Onlar bu gerçeğe karşı direnmeye devam ettiler, ama tüm bilimsel gelişmeler onları yalanlıyor ve gerçekleri birer birer yüzlerine vuruyordu.


EVRENİN GENİŞLEMESİ VE BİG BANG GERÇEĞİ


Georges Lemaitre 20. yy. ile birlikte astronomi alanında çok büyük gelişmeler yaşanmaya başlandı. İlk olarak 1922 yılında Rus fizikçi Alexandre Friedmann evrenin durağan bir yapıya sahip olmadığını keşfetti. Einstein'in genel görecelik kuramından yola çıkan Friedmann, en ufak bir etkileşimin evrenin genişlemesine veya büzüşmesine yol açacağını hesapladı. Belçika'nın en ünlü gök bilimcilerinden Georges Lemaitre ise bu hesabın önemini fark eden ilk kişi oldu. Onun bu hesaplamalardan yaptığı çıkarım, evrenin bir başlangıcı olduğu ve bu başlangıçtan itibaren sürekli genişlediğiydi. Lemaitre'in söylediği çok önemli bir şey daha vardı: Ona göre bu başlangıç anındaki patlamadan arta kalan bir radyasyon olmalıydı ve bu saptanabilirdi. Lemaitre ilk başlarda bilimsel çevrelerde çok büyük destek bulmayan bu açıklamalarının doğruluğundan emindi. Zaten evrenin genişlediğine dair başka kanıtlar da birer birer ortaya çıkıyordu. Bu sıralarda Edwin Hubble isimli Amerikalı astronom kullandığı dev teleskopla gökyüzünü incelerken yıldızların, uzaklıklarına bağlı olarak kızıl renge doğru kayan bir ışık yaydıklarını saptadı. Hubble, California Mount Wilson gözlem evinde yaptığı bu buluşuyla sabit durum teorisini ortaya atan ve yıllardır savunan tüm bilim adamlarına da meydan okuyor, mevcut evren anlayışını temelden sarsıyordu. Hubble'ın bu tespiti, gözlemin yapıldığı noktaya doğru hareket eden ışıkların tayfının mor yöne doğru, gözlemin yapıldığı noktadan uzaklaşan ışıkların tayfının da kızıl yöne doğru kaydığı fiziksel gerçeğine dayanıyordu. Yani California Mount Wilson gözlem evinden izlenen gök cisimleri dünyamızdan uzaklaşmaktaydılar. Bu gözlemlerin devamı yıldız ve galaksilerin sadece bizden değil, birbirlerinden de uzaklaştıklarını ortaya koyuyordu. Tüm bu gök cisimlerinin birbirlerinden uzaklaşmaları evrenin genişlemekte olduğunu bir kez daha kanıtlıyordu. Bu gelişmelerle ilgili ilginç bir saptamayı David Filkin'in "Stephen Hawking's Universe" isimli kitabından aktaralım:



Edwin Hubble, Alpha Centauri yıldızlarının ışıklarının kızıl ve maviye kaymaları, bu yıldızların birbirlerinin yörüngelerinde hareket ettiklerini ortaya çıkarmıştır. Yapılan gözlemler yörüngelerin 80 yılda tamamlandığını göstermiştir.






"… Lemaitre iki yıla kalmadan ummaya cesaret edemediği bir haber aldı. Hubble galaksilerden gelen ışığın kızıla doğru kaydıklarını gözlemlemişti ve Doppler etkisine göre bu evrenin genişlediği demekti. Artık yalnızca bir zaman sorunuydu. Einstein zaten Hubble'ın çalışmalarıyla ilgileniyordu ve Mount Wilson Gözlem evinde kendisini ziyaret etmek niyetindeydi. Lemaitre de aynı sıralarda California Teknoloji Enstitüsü'nde bir konferans vermeyi ayarladı ve Einstein ile Hubble'ı birlikte bir köşeye sıkıştırmayı başardı. Kendisinin "ilk atom" kuramını adım adım anlatarak tüm evrenin "dünü olmayan bir günde" yaratıldığını söyledi.

 

Doppler etkisine göre galaksi dünyadan sabit bir uzaklıktaysa ışık dalgalarının spektrumu sabit gözükecektir, galaksi bizden uzaklaşıyorsa dalgalar uzayacak, kızıla kayacaktır, galaksi bize doğru yaklaşıyorsa dalgalar sıkışmış gözükecek ve maviye kayacaktır.

 


Gereken bütün matematik hesaplarını yapmıştı. Lemaitre sözünü bitirdiğinde kulaklarına inanamadı. Einstein ayağa kalkmış ve o anda duyduklarının "o güne kadar dinlediği en güzel ve en tatmin edici yorum" olduğunu bildirmiş" ve "kozmolojik sabiti yaratmanın yaşamının en büyük hatası olduğunu" itiraf etmişti.


İşte dünyanın gelmiş geçmiş en önemli bilim adamı sayılan Einstein'ı ayağa fırlatan bu gerçek evrenin bir başlangıcı olduğu gerçeğiydi.
Evrenin genişlemesiyle ilgili yapılan gözlemler arttıkça yeni iddialar da birbirini izliyordu. Bu gerçekten yola çıkan bilim adamları, Lemaitre'in de söylediği gibi, zamanda geriye doğru gittiklerinde sürekli küçülen, küçülen ve sonunda bir nokta kadar kalan bir evren modeliyle karşı karşıya kaldılar. Matematiksel hesaplamalar, evrenin tüm maddesini içinde barındıran bu "tek nokta"nın, korkunç çekim gücü nedeniyle "sıfır hacme" sahip olacağını gösterdi. Evren, sıfır hacme sahip bu noktanın patlamasıyla ortaya çıkmıştı ve bu patlamaya "Big Bang" (Büyük Patlama) adı verildi.

 
Big Bang'in gösterdiği önemli bir gerçek vardı: Sıfır hacim "yokluk" anlamına geldiğine göre, evren "yok" iken "var" hale gelmişti. Bu ise, evrenin bir başlangıcı olduğu anlamına geliyor ve böylece materyalizmin "evren sonsuzdan beri vardır" varsayımını geçersiz kılıyordu.



DELİLLERİYLE BÜYÜK PATLAMA



Evrenin büyük bir patlama sonrasında oluşmaya başladığı gerçeğinin kesinlik kazanması üzerine astrofizikçiler araştırmalarını hızlandırdılar. George Gamov'a göre evrenin bu patlama ile oluşması durumunda, patlamadan arta kalan ve evrenin her yanına eşit şekilde dağılmış bulunan bir radyasyonun olması gerekiyordu.
Bu varsayımı takip eden yıllarda tüm bilimsel buluşlar bütünüyle Big Bang'i doğrular şekilde birbirini izledi. 1965 yılında Arno Penzias ve Robert Wilson adlı iki araştırmacı bu dalgaları bir rastlantı sonucunda keşfettiler. "Kozmik Fon Radyasyonu" adı verilen bu radyasyon, uzaydaki belli bir kaynaktan yayılan herhangi bir radyasyondan farklıydı.


Olağanüstü bir eş yönlülük sergiliyordu. Başka bir ifade ile yerel kökenli değildi, yani belirli bir kaynağı yoktu, evrenin tümüne dağılmış bir radyasyondu. Böylece uzun süredir evrenin her yerinden eşit ölçüde ısı dalgası şeklinde tespit edilen bu radyasyonun, Big Bang'in ilk dönemlerinden kalma olduğu ortaya çıktı. Üstelik bu rakam bilim adamlarının önceden öngördükleri rakama çok yakındı. Penzias ve Wilson, Big Bang'in bu ispatını deneysel olarak ilk gösteren kişiler oldukları için Nobel Ödülü kazandılar.

 

Arno Penzias ve Robert Bob Wilson'un kozmik fon radyasyonunu ilk keşfettikleri Bell Laboratuvarı'ndaki dev boynuz anten. Penzias ve Wilson bu keşiflerinden dolayı 1978 yılında Nobel ödülü aldılar.




George Smoot George Smoot ve NASA'daki ekibinin, Penzias ve Wilson'ın ölçümlerini doğrulaması uzaya gönderilen COBE uydusu sayesinde, yalnızca sekiz dakika sürdü. Uyduda bulunan hassas tarayıcıların elde ettikleri sonuçlar Big Bang için yeni bir zaferi de beraberinde getiriyordu. Tarayıcılar Big Bang'in ilk anlarındaki sıcak ve yoğun ortamın kalıntılarının gerçekliğini doğruluyorlardı. COBE Big Bang'in doğruluğunu delilleriyle onaylamıştı ve bilim çevreleri bu açık gerçeği kabul etmek durumundaydılar.

 
Bir başka delil ise uzaydaki hidrojen ve helyum gazlarının miktarının hesaplanmasıyla ortaya çıktı. Buna göre evrendeki hidrojen-helyum gazlarının oranı, Big Bang'den arta kalan hidrojen-helyum oranının teorik olarak hesaplanan miktarıyla büyük bir benzerlik gösteriyordu. Bu delillerin ortaya çıkması, Big Bang'in bilim dünyasında kesin kabul görmesiyle sonuçlandı. Ünlü bilim dergisi Scientific American, 1994 yılının Ekim ayı sayısında "Big Bang modeli yüzyılımızın kabul görmüş tek modeli" diyordu. Uzun yıllar boyunca "sonsuz evren" fikrini savunan isimlerden de itiraflar birer birer geliyordu. Fred Hoyle ile birlikte uzun yıllar sabit durum teorisini savunan Dennis Sciama, Big Bang gerçeği karşısında düştükleri içler acısı durumu şöyle anlatır:
Sabit durum teorisini savunanlarla, onu test eden ve bence onu çürütmeyi uman gözlemciler arasında, bir dönem çok sert çekişme vardı. Bu dönemde ben de bir rol üstlenmiştim. Çünkü gerçekliğine inandığım için değil, gerçek olmasını istediğim için 'sabit durum' teorisini savunuyordum. Teorinin geçersizliğini savunan kanıtlar ortaya çıkmaya başladıkça Fred Hoyle bu kanıtları karşılamada lider rol üstlenmişti. Ben de yanında yer almış, bu düşmanca kanıtlara nasıl cevap verilebileceği konusunda fikir yürütüyordum. Ama kanıtlar biriktikçe artık oyunun bittiği ve sabit durum teorisinin bir kenara bırakılması gerçeği ortaya çıkıyordu.

 

 
ALLAH EVRENİ YOKTAN VAR ETMİŞTİR




Gelişen bilimin ortaya çıkardığı tüm delillerle birlikte "sonsuz evren" kavramı da tarihe karışmış oluyordu. Bunun arkasından ise daha önemli sorular ortaya çıkıyordu. Bu büyük patlamadan önce ne vardı? "Yok" olan evreni "var" hale getiren güç neydi? Büyük patlama öncesinde ne olduğu sorusuna verilecek tek bir cevap vardır. Bu da elbette ki yerleri ve gökleri büyük bir düzen içinde yaratan, üstün güç ve kudret sahibi Allah'tır. Pek çok bilimadamı, inançlı olsun ya da olmasın, bu gerçeği kabul etmek zorundadır. Bilimsel platformlarda bu gerçeği kabul etmeseler bile, cümleleri arasına sıkışan itirafları onları ele vermektedir. Ünlü ateist felsefeci An.thony Flew itiraflarda bulunmanın insan ruhuna iyi geldiğini söyleyip, konuşmasına şöyle devam eder:
İtiraflarda bulunmanın insan ruhuna iyi geldiğini söylerler. Ben de bir itirafta bulunacağım: Big Bang modeli, bir ateist açısından oldukça sıkıntı vericidir. Çünkü bilim, dini kaynaklar tarafından savunulan bir iddiayı ispat etmiştir: Evrenin bir başlangıcı olduğu iddiasını. Ben hala ateizme inanıyorum, ama bunu Big Bang karşısında savunmanın pek kolay ve rahat bir durum olmadığını itiraf etmeliyim.


İngiliz materyalist fizikçi H. P. Lipson gibi bazı bilim adamları ise Big Bang teorisini ister istemez kabul etmek zorunda olduklarını itiraf eder:
Bence, bu noktadan daha da ileri gitmek ve tek kabul edilebilir açıklamanın yaratılış olduğunu onaylamak zorundayız. Bunun ben dahil çoğu fizikçi için son derece itici olduğunun farkındayım, ama eğer deneysel kanıtlar bir teoriyi destekliyorsa, bu teoriyi sırf hoşumuza gitmediği için reddetmemeliyiz.

 

Sonuç olarak bilim, materyalist bilim adamlarının önüne isteseler de istemeseler de tek bir gerçeği koymaktadır: Madde ve zaman, sonsuz güç sahibi olan, gökleri, yeri ve ikisi arasındakileri kusursuzca var eden bir Yaratıcı, her şeye kadir olan Allah tarafından yaratılmıştır.




Allah, yedi göğü ve yerden de onların benzerini yarattı. Emir, bunların arasında durmadan iner; sizin gerçekten Allah'ın her şeye güç yetirdiğini ve gerçekten Allah'ın ilmiyle her şeyi kuşattığını bilmeniz, öğrenmeniz için. (Talak Suresi, 12)



KURAN'IN İŞARETLERİ



Big Bang modeli, insanlığın evreni tanımasına yardımcı olurken, çok önemli bir işlev daha gerçekleştirmiştir. Önceki sayfalarda sözlerini aktardığımız ateist felsefeci Anthony Flew'un ifadesiyle, Big Bang ile birlikte "bilim, dini kaynaklar tarafından savunulan bir iddiayı ispat etmiştir." Dini kaynaklar tarafından savunulan bu gerçek, "evrenin yoktan yaratıldığı gerçeği"dir. Bu, bilimin keşfinden binlerce yıl önce, Allah'ın insanlara yol gösterici olarak indirdiği mukaddes kitaplarda bildirilmiştir. Tevrat, İncil ve Kuran gibi İlahi kitapların her birinde, evrenin ve tüm maddenin Allah tarafından yoktan yaratıldığı haber verilmiştir.Bu İlahi kaynakların içinde tahrifata uğramamış yegane kitap olan Kuran'da ise, hem evrenin yoktan yaratılışı, hem de bu yaratılışın biçimi konusunda bilgiler verilmektedir. 14 asır önce vahye dilmiş olan bu bilgiler 20. yüzyıl biliminin bulgularıyla tamamen paraleldir.


Öncelikle evrenin "yok" iken "var" hale geldiği, Kuran'da şöyle haber verilir:

 

O (Allah) gökleri ve yeri bir örnek edinmeksizin yaratandır... (Enam Suresi, 101)


Günümüzden tam 14 asır önce insanların evrenle ilgili bilgilerinin son derece kısıtlı olduğu zamanlarda yine Kuran'da bildirilen bir başka gerçek de, aynı Big Bang teorisinin ortaya koyduğu gibi, tüm evrenin, çok küçük bir hacimde bir arada iken ayrılıp genişlemesiyle ortaya çıkmış olduğudur:



O inkar edenler görmüyorlar mı ki (başlangıçta) göklerle yer birbiriyle bitişikken, biz onları ayırdık ve her canlı şeyi sudan yarattık. Yine de onlar inanmayacaklar mı? (Enbiya Suresi, 30)


Üstteki ayetin Arapça orijinalinde çok önemli bir kelime seçimi vardır. Ayetin "birbiriyle bitişik" olarak tercüme edilen "ratk" kelimesi, Arapça sözlüklerde "birbiriyle iç içe, ayrılmaz durumda, kaynaşmış" anlamlarına gelir. Yani tam bir bütün oluşturan iki madde için kullanılır. Ayetteki "ayırdık" ifadesi ise Arapça "fatk" fiilidir ki, bu fiil ratk halindeki bir nesnenin yarıp, parçalayıp dışarı çıkması anlamına gelir. Örneğin tohumun filizlenerek topraktan dışarı çıkması bu fiille ifade edilir. Bu bilgiyle ayete tekrar bakalım. Ayette göklerle yerin ratk durumunda olduğundan bahsedilmektedir. Ardından bu ikisi fatk fiili ile ayrılmışlardır. Yani biri diğerini yararak dışarı çıkmıştır. Gerçekten de Big Bang'in ilk anını hatırladığımızda, kozmik yumurta denilen noktanın evrenin tüm maddesini içerdiğini görürüz. Yani her şey, bir başka deyişle tüm "gökler ve yer" bu noktanın içinde, ratk halindedirler. Ardından bu kozmik yumurta şiddetle patlamış, bu yolla maddeler fatk olmuş, yani yumurtayı yarıp dışarı çıkarak tüm evreni oluşturmuşlardır. Kuran'da bildirilen bir başka gerçek ise, bilim tarafından ancak 1920'lerin sonunda fark edilen evrenin genişlemesi gerçeğidir. Yukarıda bahsettiğimiz gibi Hubble'ın, yıldızların ışık tayflarının kızıla kaymasını fark etmesiyle ilk kez ortaya çıkan bu gerçek, Kuran'da şöyle bildirilir:

 

Biz göğü 'büyük bir kudretle' bina ettik ve şüphesiz Biz, (onu) genişleticiyiz. (Zariyat Suresi, 47)


Kısacası modern bilimin bulguları bir yandan materyalist dogmayı geçersiz kılarken, öte yandan da Kuran ayetleri ile haber verilen gerçekleri bir kez daha tasdik etmektedir. Çünkü evren materyalistlerin sandığı gibi, maddenin içindeki birtakım tesadüfler ile değil, Allah'ın yaratmasıyla var olmuştur ve Allah'tan gelen bilgi, kuşkusuz evrenin kökeni hakkındaki en doğru bilgidir.

[ Yayınlama Tarihi : 12.12.2006 23:29:59 ]     [ Yazan: Vedat GECECİ ]     [  ]

11 GEZEGEN VE KURAN-I KERİM

Yusuf suresi 4. ayet

4.Hani Yusuf babasına: "Babacığım, gerçekten ben (rüyamda) on bir yıldız, Güneş'i ve Ay'ı gördüm; bana secde etmektelerken gördüm" demişti. ( Yusuf Suresi/ 4. ayet)

 

Chiron ve Kiev adı verilen gezegenler güneş sisteminde olduğu kabul edilen son gezegenlerdir. Bunu bazıları ret etse de su götürmez bir gerçektir. Kaldı ki Kuranı Kerimde açıklıkla söylenmiştir. Allah' ın işi gücü yokta Hz Yusuf' un rüyalarını mı anlatacak; aslında tabiki bu şekilde değildir bu günkü ilme bile ışık tutacak bilgi içermektedir 11 gezengen ay ve güneşten oluşan bir yaşam sisteminden açıkca bahsedilmektedir. Güneşin çekim kuvvetinin de gezegenler arasındaki uzaklıkta hesaplanarak ancak 11 gezegene yetebileceği bugün ki bilim adamlarınca açıklanmıştır.
 


Bu bilgileri çeşitli bilim adamlarının çalışmalarını okuyarak edindik ve Kuran-ı Kerim'i gerçek okuyanlar ve inanlar için geçerlidir Kuran bizim için gerçekten olağan üstü bir yol göstericidir.

[ Yayınlama Tarihi : 21.8.2006 00:40:02 ]     [ Yazan: Vedat GECECİ ]     [  ]

EVRENIN YARADILISI
EVRENİN YARADILIŞI
MATERYALİZMİN BİLİMSEL ÇÖKÜŞÜ
 

                                            

İçinde yaşadığımız uçsuz bucaksız evren nasıl var oldu?

Bu evrendeki denge, ahenk ve düzen nasıl ortaya çıktı? 

Üzerinde yaşadığımız dünya, nasıl bizim yaşamımız için bu denli uygun bir barınak olabildi?

İşte bu sorular, tarihin başından bu yana insanların ilgisini çekmiştir. Akıl ve sağduyu ile bu soruları inceleyen bilim adamlarının ya da düşünürlerin vardıkları sonuç ise hep şu olmuştur: Evrendeki bu düzen ve tasarım, tüm evrene hakim olan üstün bir Yaratıcı' nın varlığının ispatıdır. 

Akıl yoluyla ulaşabildiğimiz bu sonuç, doğrunun ta kendisidir. Allah, insanlara yol gösterici olarak 14 asır önce vahyetmiş olduğu Kuran'da, bu gerçeği insanlara bildirir. Evreni yoktan yarattığını ve belirli bir amaca göre düzenlediğini, evrendeki tüm sistem ve dengeleri insan yaşamı için var ettiğini haber verir.

Allah bir ayetinde insanı bu gerçek üzerinde düşünmeye şöyle çağırmaktadır:


Yaratmak bakımından siz mi daha güçsünüz yoksa gök mü? (Allah) Onu bina etti.Boyunu yükseltti, ona belli bir düzen verdi.
Gecesini kararttı, kuşluğunu açığa-çıkardı.Bundan sonra yeryüzünü serip döşedi. (Naziat Suresi, 27-30)

Yine Kuran'da bildirildiğine göre, insan, evrendeki tüm sistem ve dengelerin kendisi için Allah tarafından yaratıldığını fark etmeli, bu gerçek üzerinde düşünmeli ve ders almalıdır:

 

Geceyi, gündüzü, güneşi ve ayı sizin emrinize verdi; yıldızlar da O'nun emriyle emre hazır kılınmıştır. Şüphesiz bunda, aklını kullanabilen bir topluluk için ayetler vardır. (Nahl Suresi, 12)

Kuran'daki bir diğer ayette ise şöyle denmektedir:

 

(Allah) Geceyi gündüze bağlayıp-katar, gündüzü de geceye bağlayıp-katar; güneşi ve ayı emre amade kılmıştır, her biri adı konulmuş bir süreye kadar akıp gitmektedir. İşte bunları (yaratıp düzene koyan) Allah sizin Rabbiniz' dir; mülk O'nundur. O'ndan başka taptıklarınız ise, 'bir çekirdeğin incecik zarına' bile malik olamazlar. (Fatır Suresi, 13)

Kuran'ın haber verdiği bu gerçek, modern astronominin kurucusu olan pek çok saygın bilimadamı tarafından da kabul edilmiştir. Galilei, Kepler, Newton gibi isimler, evrenin yapısını, Güneş Sistemi'nin tasarımını, fiziğin kanun ve dengelerini keşfettikçe, tüm bunların Allah tarafından yaratıldığını anlamışlardır.

Materyalizm: 19. Yüzyıl Yanılgısı

Buraya kadar açıkladığımız yaratılış gerçeği, tarihin eski çağlarından beridir, bir felsefi görüş tarafından reddedilir. Bu felsefenin adı materyalizmdir, yani maddecilik. İlk olarak Eski Yunan'da ortaya çıkan, sonra da farklı bazı kültürler ya da kişiler tarafından zaman zaman savunulan bu felsefe, maddenin sonsuzdan beri var olduğunu savunur. Dolayısıyla evrenin de sonsuzdan beri geldiğini, yani Allah tarafından yaratılmadığını iddia eder.

Materyalistler, evrenin sonsuzdan beri var olduğunu savundukları gibi, evrende bir amaç ve tasarım olmadığını da iddia ederler. Evrendeki tüm denge, ahenk ve uyumun sadece tesadüflerin bir eseri olduğunu öne sürerler. Bu "tesadüf" iddiası, daha sonra canlıların nasıl ortaya çıktığı sorusu karşısında da kullanılmıştır. Evrim teorisi ya da Darwinizm olarak bilinen iddia, işte materyalizmin bu şekilde doğaya uyarlanmasından ibarettir.

Modern bilimin kurucularının evrenin Allah tarafından yaratıldığına ve düzenlendiğine iman eden kişiler olduğunu belirtmiştik. Ancak 19. yüzyılda bilim dünyasının bu yapısında bir değişim olmuştur. Materyalizm, birtakım çevreler tarafından kasıtlı olarak bilim dünyasının gündemine getirilmiştir. 19. yüzyıldaki siyasi ve sosyal birtakım şartlar materyalizme destek sağladığı için, bu felsefe bilim dünyasında da yaygın bir kabul görmeye başlamıştır.

Ancak bilimsel bulgular, söz konusu materyalizm yanılgısının ne kadar gerçek dışı olduğunu bugün ortaya çıkarmış bulunmaktadır.
 

20. Yüzyıl Biliminin Sonuçları

Materyalizmin evren hakkında az önce belirttiğimiz iki iddiasını hatırlayalım:

 

Evrenin sonsuzdan beri geldiği, yani yaratılmadığı iddiası.

Evrende hiçbir tasarım, plan, amaç olmadığı, her şeyin tesadüf ürünü olduğu iddiası.

İşte 19. yüzyıl materyalistlerinin, o dönemin ilkel bilim düzeyi içinde büyük hararetle savundukları bu iki iddia da, 20. yüzyıldaki bilimsel bulgular tarafından yıkılmıştır.

Önce, evrenin sonsuzdan beri geldiği iddiası tarihe karışmıştır. 1920'li yıllardan itibaren evrenin yapısı hakkında elde edilen bilgiler, evrenin belirli bir zaman önce bir "Büyük Patlama" (Big Bang) ile yoktan var hale geldiğini ispatlamıştır. Yani evren sonsuz değildir, Allah tarafından yoktan yaratılmıştır.

20. yüzyıl biliminin çökerttiği ikinci iddia ise, "tesadüf" iddiasıdır. 1960'lı yıllardan itibaren yapılan araştırmalar, evrendeki tüm fiziksel dengelerin insan yaşamı için çok hassas bir biçimde ayarlandığını ortaya koymaktadır. Araştırmalar derinleştirildikçe, evrendeki fizik, kimya ve biyoloji kanunlarının, yerçekimi, elektromanyetizma gibi temel kuvvetlerin, atomların ve elementlerin yapılarının tümünün, insanın yaşamı için tam olmaları gereken şekilde düzenlendikleri birer birer bulunmuştur. Batılı bilim adamları bugün bu olağanüstü tasarıma "İnsani İlke" (Anthropic Principle) adını vermektedirler. Yani evrendeki her ayrıntı, insan yaşamını gözeten bir amaçla tasarlanmıştır.

Kısacası günümüzde materyalizm bilimsel olarak çökertilmiş durumdadır. 19. yüzyılda bilimsellik adına ortaya çıkmış, ama kısa zamanda büyük bir hezimete uğramıştır.

Böyle olması da doğaldır. Çünkü, Allah'ın "Biz gökyüzünü, yeryüzünü ve ikisi arasında bulunan şeyleri batıl olarak yaratmadık. Bu, inkâr edenlerin zannıdır" ifadesiyle belirttiği gibi (Sad Suresi, 27), evrenin "batıl", yani boşu boşuna ve amaçsız olarak yaratıldığı düşüncesi, gerçek dışı bir zandan ibarettir. Bu zanna dayanan her türlü iddianın ise gerçekler karşısında iflas etmesi kaçınılmazdır.

[ Yayınlama Tarihi : 23.1.2006 00:18:11 ]     [ Yazan: Vedat GECECİ ]     [  ]

DÜNYANIN OLUŞUMU

Galaksilerin içinde, çekim kuvvetlerinin etkisiyle maddenin yoğunlaşarak yıldızları oluşturduğunu biliyoruz. Böylece yıldızlar, maddenin oluştuğu potalar halindedir. Evren her yerde soğumasını sürdürürken, yıldızın kendi ağırlığı altında sıkışıp büzülmesiyle, onların sıcaklığı önemli ölçüde yükseliyor. Evrenin ilk saniyelerindeki parçacık bileşim süreçleri, yıldızların içinde yeniden işlemeye başlıyor. Yıldızlar sanki birer yerel küçük ‘Big Bang’ gibi davranıyorlar.

                Sıcaklık yaklaşık 10 milyon dereceye yükselince, çekirdeksel güç yeniden uyanıyor, Hidrojen çekirdekleri birleşip helyum oluşturuyorlar. Bu nükleer reaksiyonlar uzaya ışık biçiminde çok büyük miktarda enerji yayarlar. Yıldız parıldamaya başlar. Sıcaklıkları evrende olduğu gibi gittikçe düşer. Bizim Güneşimizde 4.5 milyar yıldır işte böyle hidrojen yakarak parlayıp duruyor. Yıldızın kütlesi büyükse daha fazla parlar ve yakıtlarını daha erken, örneğin birkaç milyon yılda tüketir. O zaman yıldız tekrar büzülmeye başlar.

                Büzülme sonucu, sıcaklık artarak 100 milyon dereceyi geçer. Bu kez hidrojen yanmasının sonucu oluşan Helyum, yakıt olarak devreye girer. O zaman bir dizi nükleer reaksiyon, daha önce görülmeyen bazı bileşimlerin ortaya çıkmasını sağlar. Üç helyum atom çekirdeği birleşip karbon çekirdeğini, dört helyum  birleşip oksijen çekirdeğini oluştururlar. Böylece, milyonlarca yıl boyunca yıldızın merkezi karbon ve oksijen çekirdekleriyle dolar. Yıldızın göbeği kendi üzerine çökerken, atmosferi hızla genişleyip kızıla döner. Yıldız kızıl bir dev olur. Göbeğindeki sıcaklık bir milyar dereceyi geçince, daha ağır atom çekirdeklerini, yani demir, çinko, bakır, uranyum, kurşun ve altın gibi metalleri doğurmaya başlar. Doğada varlığını bildiğimiz, periyodik cetveldeki yaklaşık yüz adet element böylece yıldızların içinde üretilirler.

                Bu süreç çok uzun sürmez, çünkü yıldızın göbeği kendi üzerine çöküp yığılır. Atomların çekirdekleri birbirlerine çarpışıp sıçrarlar. Bu dev bir şok dalgası oluşturur ve sonuçta yıldız infilak eder. İşte süper nova denilen olay budur. Uzayı bizim güneşimizin ışığının bir milyar katı kadar aydınlatan bir şimşek. Bu sırada, yıldızın göbeğinde üretip taşıdığı o elementler, saniyede on binlerce kilometre hızla uzaya saçılırlar. Sanki bir güç bu değerli maddeleri fırından yanmadan önce, tam zamanında çıkarıyormuş gibi.

                Büyük kütleli yıldızların ölümü böyle olur ve arkalarında, iyice büzülüp sıkışmış, çok yoğun bir yıldızsı kalıntı bırakırlar. Bunlara nötron yıldızı veya kara delik diyoruz. Bizim Güneşimize benzer küçük yıldızların ölümü ise daha sakin ve gürültüsüz olur. İçlerinde oluşan bu maddeleri fazla şiddet kullanmadan boşaltıp birer beyaz cüce olurlar.

                Saçılan bu atom çekirdekleri uzayda özgürce dolaşır ve galaksiler boyunca dağılmış büyük bulutlara karışırlar. Uzay artık büyük bir kimya laboratuarı olmuştur. Elektromanyetik kuvvetin etkisiyle, elektronlar çekirdeklerin çevresinde yörüngeye girerek atomları oluştururlar. Atomlar da gittikçe daha ağır moleküller halinde birleşirler. Oksijenle hidrojenin birleşmesinden su meydana gelir. Azotla hidrojen birleşip amonyak oluşturur. Hatta uzayda içtiğimiz alkole, yani iki karbon, bir oksijen ve altı hidrojenin bileşimi olan, etil alkol moleküllerine bile rastlanır. Bütün bunlar, daha sonra Dünyamızda canlı organizmaları meydana getirmek üzere birleşecek olan moleküllerdir. Yani biz, gerçekten yıldız tozlarından yapılmış yaratıklarız. Bu arada çok sevdiğim bir sözü tekrarlamak istiyorum. Bizler tedrici tekamülün çocukları, evrenin yurttaşlarıyız.

                Bu uzaya saçılmış madde bulutları, zamanla çekim kuvvetinin etkisiyle sıkışıp, tekrar yeni yıldızların doğmasına neden olur. Bizim galaksimiz Samanyolu’nda, yılda ortalama üç yeni yıldız oluşmaktadır.

                Yıldızların etrafında dolaşan bizim dünyamız gibi gezegenlerin nasıl oluştuğunu, şu anda kesin olarak bilemiyoruz. Fakat bu yıldızlar arası tozların bir nüve etrafında önce halka biçiminde bir disk haline gelip, sonrada toplaşıp birbirlerine yapışmasından oluştuğu sanılıyor. Bu toplaşma ile gittikçe büyüyen kaya niteliğinde yapılar kuruyorlar. Daha kütleli olanlar diğerlerini kendine çekiyor. Aralarındaki çarpışmalar büyük miktarda ısı enerjisi üretiyor. Buna radyoaktif atomlardan doğan enerji ekleniyor. Böylece akkor halinde bir ateş topu gibi gezegenler oluşuyor. Gezegen küçük ise, asteroidler gibi, çabucak soğuyor. Ay ve Merkür, başlangıçta ürettikleri ısıyı birkaç yüz milyon yılda dağıtıp bitirmişler. Dünyamız için daha uzun bir süre gerekmiş. Bugün bile içinde bir ateş kütlesi var. Jeolojik hareketlere, depremlere ve iklim değişikliklerine neden oluyor.

                Dünyamızın, ayın ve çok sayıda göktaşının yaşları ölçüldüğünde, bulunan değerler aynı çıkıyor: 4.56 milyar yıl. Samanyolu galaksimiz yaklaşık 8 milyar yaşını doldurduğu sıralarda, Güneş sistemimizin hep birlikte ortaya çıktığı anlaşılıyor.

                Dünyamızı bizim sistemdeki diğer gezegenlerden ayıran özelliklerden biri, sıvı halde suya sahip tek gezegen olması. Diğerlerinde su, sadece buz veya buhar halinde. Dünyamıza suyun uzay gayzerlerinden çıkan fışkırmayla, içinde buz taşıyan kuyruklu yıldızlarla, kometlerle, geldiği anlaşılıyor. Dünyanın çekim alanı su moleküllerini yüzeyinde tutacak kadar güçlü, Güneşe uzaklığı da bunun kısmen sıvı halde kalmasına uygun. Sıvı halde su, kozmik karmaşıklığın ortaya çıkmasında birinci derecede rol oynamıştır.

                 Şimdi, Dünyada canlılığın oluşması sürecine geçmeden önce, ilginç bir soruyu sormak istiyorum. Eğer Tanrı, veya Doğa, veya Hakikat, veya Yaradan, bilinçli varlıklar yaratmak isteseydi, bu niyete sahip olsaydı, ne yapardı? Bu sorunun cevabını Hubert Reeves şöyle veriyor:

                “Tam tamına zaten şu ana kadar yapmış olduklarını yapardı.”

Peki doğada böyle bir niyet var mı? Bilimin sınırlarını aşan bu sorunun cevabını ben de “evet” diye vermek istiyorum. Kaostan düzene, basitten karmaşığa geçiş, yaşam, bilinç ve zeka daha evrenin ilk anlarından beri potansiyel olarak vardılar. Sanki fizik yasaların yapısına, bir sevgi dalgası biçiminde kazınmışlar gibi. Bu bir zorunluluk değil fakat, olasılık olarak var gibi. Alegorik ve birazda posteriorik yani sonsal akıl yürütme ile.

                Hiç durmadan değişen evrenin aksine, fizik yasaları ne uzayda ne de zamanda hiç değişmiyor. Parçacıkların, sonra da atomların ve moleküllerin birleşmesinde etkili olan ve evrendeki büyük yapıların kurulmasını sağlayan, fiziğin dört kuvvetidir: Çekirdeksel kuvvet, atom çekirdeklerindeki parçacıkları bir arada tutar, elektromanyetik kuvvet, atomun yapısının tutarlılığını sağlar, çekim kuvveti, yıldızların ve galaksilerin büyük ölçüdeki hareketlerini düzenler, zayıf kuvvet ise nötrino denilen parçacıkların düzeninde kendini gösterir. Şimdi biliyoruz ki bu kuvvetler her yerde, burada ve evrenin sınırlarında hep aynı; Büyük Patlamadan beri en küçük bir değişikliğe uğramamışlar. Geçen sene Hubble uzay teleskopundan yapılan son gözlemler bu dört kuvvete ek olarak, anti-gravite kuvveti denilen bir kuvvetin varlığı ihtimalini ortaya koydu. Aslında Einstein tarafından daha o zamanlar düşünülmüş, fakat mantıksız gelmesi yüzünden, öne sürülmemişti. Şimdi yıldızlar arası genişlemeyi en doğru açıklama imkanını sağladığı  düşünülüyor.  

                Pekiyi, nasıl oluyor da fizik yasalarının değişmediğinden bu kadar emin olabiliyoruz? Birkaç örnek: Yakınlarda, maden mühendisleri Gabon’da, tamamen özel bir bileşime sahip bir uranyum yatağı buldular. Her belirti, bu maden filizinin çok yoğun radyasyona uğramış olduğunu gösteriyordu. Bu madende, yaklaşık 1.5 milyar yıl önce, doğal bir nükleer reaktör sanki kendiliğinden harekete geçmişti. Buradaki atom çekirdeği sayısını kendi reaktörlerimizdeki sayıyla karşılaştırmak suretiyle, o zamanki çekirdeksel gücün tam tamına bugünküyle aynı nitelik ve özellikleri taşıdığı kanıtlandı.

                Mevcut spektroskoplar, uzak bir galaksiden gelen, demir atomları tarafından yayılmış fotonları yakalayıp incelememize imkan veriyor. Bunlar yaklaşık 12 milyar yıldan beri yolculuk yapan “yaşlı”  fotonlar dır. Laboratuarda bunların özellikleri, demir elektrotlu bir elektrik arkı tarafından yayılan “genç” fotonlar ile karşılaştırılıyor. Sonuç: elektromanyetik kuvvet, aradaki zaman boyunca hiç bir değişime uğramamıştır. Aynı şekilde, hafif çekirdeklerin bolluğu analizi denilen bir deney, çekim kuvveti ve zayıf kuvvetin, 15 milyar yıldır hiç değişmediğini gösterdi.

                Üstelik fizik yasalarının nitelikleri daha da şaşırtıcı. Cebirsel biçimleriyle sayısal değerleri sanki birbirine özellikle uydurulmuş gibi gözüküyor. Matematiksel simülasyonların gösterdiği şu: bu yasalar azıcık farklı olsalardı, evren başlangıçtaki kaos durumundan asla çıkamayacaktı ve hiç bir karmaşık yapı oluşmayacaktı, tek bir su molekülü bile.

                   Aynı zamanda, evrenin gelişimi sürecinde bir büyük üniformite, benzerlik var. Evren, uzayın her yerinde aynı yapıları kurdu. En uzak yıldızlarda ve galaksilerde bile, laboratuarlarımızda var olmayan tek bir atom gözlemleyemedik. Yani periyodik cetvelimizdeki elementler, evrenin temsilci bir örneğidir diyebiliriz.

[ Yayınlama Tarihi : 4.12.2005 18:07:01 ]     [ Yazan: Vedat GECECİ ]     [  ]

UZAK DÜNYALARDA YASAM BELIRTILERI

=UZAK DÜNYALARDA YASAM ISARETLERI=

        

Ilk güçlü vericilerin yapilmaya basladigi 1930 ‘lu yillardan bu yana, radyo ve televizyon yayinlarimizin uzaya “sizdigi” biliniyor. Evimizden uzakta, baska bir gezegende temel iletisim araçlarinin kullaniliyor olabileceginden hareketle, dünya disi akilli yasam arastirmacilari, radyo teleskoplar araciligiyla uzayda benzer sinyaller aliyorlar.

     “Yasamin” uzaya gönderebilecegi baska isaretler de var elbette. Bugünlerde astrobiyologlar, yalnizca akilli canlilarin degil, herhangi bir canlinin uzaya yapabilecegi isaretlere dikkat çekiyorlar. Çünkü örnegin yalnizca radyo dalgalari yasam isareti olarak alinacak olursa, bu, radyo dalgalari yayacak biçimde gelismemis yasam biçimlerini göz ardi etmek olur. Öte yandan, yeryüzünde yasam biçimlerini göz ardi etmek olur. Öte yandan, yeryüzünde yasam günümüzden milyonlarca yil önce ortaya çikmisti; oysa biz insanlar bir yüz yildan daha kisa bir süredir radyo dalgalarini kullaniyoruz.

        

     1970’li yillarda, Ingiliz bilim adami James Lovelock, yasamin, yalnizca canlilarin soluk alip vermesiyle bile Dünya’nin atmosferinin bilisimini etkiledigine dikkat çekmisti. Lovelock, teleskoplarla yapilacak gözlemlerle, baska gezegenlerde benzer etkilerin arastirilmasini önermisti. Bir atmosferin bilesimini ,gezegenin isigini gökkusagi renklerine ayirarak inceleyebilirsiniz .Bu tayfta ,gezegenin atmosferindeki çesitli kimyasal maddelerin neden oldugu koyu renk çizgiler bulunur.

    Dünya’ya benzer gezegenleri belirlemek zaten güç; peki arastirmacilar bunlarin hangilerinde yasam olabilecegine nasil karar verecekler?

ESA’nin 2014 yilinda uzaya gönderilmesi planlanan Darwin uzay araci, uzak gezegenlerde oksijen arayacak. Çünkü oksijen, canlilarin birçogunun kullandigi bir çogununda atik olarak ürettigi bir element. Arastirmacilar, yasam yoksa bir gezegenin atmosferindeki serbest oksijenin tümünün 4 milyon yilda yok olacagini düsünüyorlar; çünkü oksijen, öteki kimyasal maddelerle çok kolay tepkimeye giriyor. Darwin, dogrudan oksijen bulmaya çalismayacak, bunun yerine, oksijenin biçimlerinden biri olan ozonu “görecek”.Karbondioksit, su ve bazi durumlarda metani da inceleyecek. Arastirmacilara göre, ozon, sivi su ve karbondioksit ayni anda bulunursa, bu, o gezegende yasamin varligina dair çok güçlü bir kanit olacak.

      

Yeryüzünde yasam, su buhari, oksijen ve karbondioksite bagli. Bu nedenle, uzayda yasam arayan arastirmacilarin bazilari da bu moleküllerin pesine düsüyorlar; ancak süprizlerede hazirlikli olmalari gerektigini biliyorlar. Darwin en yakinimizda bulunan ve sayilari binlerce olan gezegen-yildiz sistemlerini inceledikten sonra da arastirmalar sürecek. Üzerinde yasam bulunan bir gezegen bulunursa, bu kez de o gezegendeki canlilari tanimaya çalisma yarislari baslayacak. Bu, daha özel biyoisaretcilerin aranacagi anlamina geliyor. Gelecekteki uzay projelerinde arastirmacilar, sözgelimi (bitkilerin ve bazi bakterilerin isigi enerji kaynagi olarak kullanmalarini saglayan )klorofil gibi baska isaretçilerin pesine düsecekler. Bu nedenle, yeni kusak biyoisaretcilerin belirlenmesi de bu çalismalarin arastirmacilar açisindan en ilgi çekici yönlerinden birini olusturuyor.

       

Kaynak: Vital signs of life on dis tant worlds Tübitak "Zülal"

[ Yayınlama Tarihi : 24.11.2005 13:05:07 ]     [ Yazan: Vedat GECECI ]     [  ]

SAMANYOLUNUN FETHI

SAMANYOLUNUN FETHI

                   

Voyger (gezgin)uzay araci 20.8.1977 tarihinde Cape Cenaveral uzay üssünden bir daha dünyaya dönmemek üzere 12/km sn.lik bir hizla firlatilmistir. Araç on saat sora aya ulasti. 80 gün sonra mars(Merih) gezegenine geldi. Firlatilistan 2 yil sonra Jüpiter’e Ulasan araç rotasini dis gezegenlere dogru cevirdi. 1981 yilinda Satürn’e ulasan Voyager uzay araci, çektigi binlerce araci fotografi dünyadaki komuta merkezine gönderdi. Araç ,1986 yilinda Uranüs gezegenine vardi. Neptün ve Plüton gezegenlerine de erisen araç simdilerde günes sistemin disina dogru çikarak yoluna devam edecek uzay aracinin rotasi, “ophiucus” takim yildizlarina yönelik olacak. Voyager,günes sistemini terk ettikten sonra ,40.000 sene daha yoluna devam ederek yolu üzerinde bir baska günese (ac+79 3888olarak kodlanmis)rastlayacak… Bu uzaklik fazla bir uzaklik degil ,yaklasik 1 isik yil… Bu insansiz seyahatin ir son duragi olmayacak. Uzay gemisi günes sisteminin disindan uzayin o muhtesem sessizliginde ,sonsuz ufuklarin göz kamastirici ve heyecan dolu güzelligi içinde yabanci bir bölge gibi yolculuguna devam edecek . Uzmanlarin yaptiklari hesaplara göre uzay araci 26262 yillarina oort Bulutlari olarak adlandirilan çok sayida küçük ölçekteki gökcisimlerinin arasina girmis olacak. Voyager zamanimizda bir milyon sene sonra günesimizden sadece 50 isik yili ötede olacak…  Güle güle Voyager yolun açik olsun!

 Uzayda yildizlar genellikle toplu olarak bulunurlar. Böylece kalabalik yildiz gruplari bir araya gelerek yildiz adalari diyebilecegimiz galaksileri olustururlar.  Acik ve berrak bir gecede üstümüzde bir uçtan öbür uca kadar yayilan sayisiz yildizlardan meydana gelen titrek ve bulanik   bir serit görürüz.  Bu kusak bizim günes sisteminin de içinde bulundugu Samanyolu galaksisini gösterir.  Saman yolunun Ingilizce karsiligi “süt yoludur”(milky way).  hemen her dilde saman yolunun bir garip isim öyküsü vardir.  Efsaneye göre bir gece iki sevgili içi saman dolu bir arabayla uzaklara kaçarlar . Gece karanlik ve soguktur . Bir patikada yollarini kaybederler Arabadan da samanlar dökülmüs ve izleri belli olmustur. Korku ve ümitle yerden topladiklari samanlari gökyüzüne firlatarak “bütün bu samanlar yildiz olsun” derler. Istekleri yerine gelir. Gökyüzü birden bire yüz binlerce parlak yildizla donanir. Böylece yollari aydinlanir ve kurtulurlar. Eski bir Türk efsanesinin duygulu ve ne yazik ki artik “unutulmus”bir hatirasi… Saman yolunda bizim günesimiz gibi daha 200milyar günes oldugu biliniyor. Bir disk seklin uzayda yer alan bu dev galaksinin boyu 100.000isikyili ,eni ise 20.000 isi yili uzakliginda bulunuyor. Evrende bizimki gibi 200 milyar galaksinin mevcut oldugu tahmin ediliyor.  Bize en yakin galaksinin ismi de Anderomedea… Yakin dedigimiz sözün gelisi tabi,bizden 2.5 milyon isik yili ötede yer alan bu spiral galaksi,teleskoplarda gayet net ve nefis bir görüntü veriyor.  Bu galaksiye bakarken 2.5 milyon yil geçise gittigimiz tekrar hatirlayalim!

EVET SAMANYOLUNDAN BASLIYORUZ ÇÜNKI SAMANYOLU FETHEDILDI.......  BAKALIM ZAMAN BIZE DAHA NELERI VERECEK BIR DAHAKI YAZIMIZI BEKLEYIN.....!!!!

[ Yayınlama Tarihi : 13.11.2005 22:37:12 ]     [ Yazan: Vedat GECECi ]     [  ]

EVRENİN YARADILIŞI

Zamanımızdan yaklaşık 15 milyar yıl önce, üzerinde doğup büyüdüğümüz, kaynaklarıyla beslendiğimiz bu dünya yoktu... Güneş ve yıldızlar mevcut değildi... Semanın bir ucundan öbür ucuna kadar yayılan Samanyolu galaksisi de yoktu... Bu yokluktan birdenbire nasıl olduysa  oldu, korkunç bir patlama ile atom altı parçacıklar yaratıldı. Saniyede trilyondan ve katrilyondan biri anında atomlar ve moleküller şekillendi. Madde oluşmaya başladı ve sonra zamanla galaksiler, güneşler ve dünyalar yerlerini alarak düzene girdiler... Evrenin her tarafına akıl almaz bir nizam, muhteşem bir ahenk olağanüstü bir simetri ve güzellik hakim oldu...

 
detay için tıklayınız

Bu ilk aşamada maddeyi meydana getiren atom çekirdekleri bile mevcut değilken, bu ortamda ne vardı? Bu yüksek sıcaklık nereden geliştir? Bu yüksek enerji nereden çıkmıştır? Bu soruların karşılığı bilimde yoktur! Buradaki özellikleri sadece fizikteki bir takım teorik formüllerin sonuçlarına göre hayal meyal yorumlayabiliyoruz. Çünkü maddenin olduğu yerde fizik yasaları geçerlidir. Maddesiz şekilsiz hacimsiz tekbir noktadaki özelliği fizik ne bilsin? Bu aşamada varlığı kabul edilen enerjiyi de bildiğimiz anlamdaki enerjiyle bağdaştırmak oldukça zordur. Bu ne biçim bir enerjidir ki, henüz ışıması (radyasyonu) bile teşekkül etmemiştir. Kozmoloji üstatları bu aşamaya "kozmik çorba " diyorlar. Maddenin henüz somut hale gelmediği, somutla soyut arası olduğu belirsiz tarifsiz sıfatsız fakat mevcut olan var olan bir şey! Bu şeyyiyeti bilim tanımlayamıyor... Bu ortamda zamanın belirtisi olan şimdi, sonra, önce ile mekânın gereği olan "burada" veya "orada "gibi kavramlar da geçerli değildir.

Kronolojik bakımdan Evren tarihinin en çarpıcı tarafı yaratılıştan ancak ve ancak 1 milyon yıl geçtikten sonra kozmik fon radyasyonunun ortaya çıkmış olmasıdır. Bu  sonuç gerçekten son derece önemli ve çarpıcı niteliktedir. Çünkü bütün optik ve elektromağnetik gözlemler bu sınırdan gerisini, yani sıfırla 1 milyon yıl arasındaki periyodu saptayamaz. Daha açık bir ifadeyle ne kadar güçlü teleskop yaparlarsa yapsınlar zamanda geriye gidip Big Bang'ı  göremeyiz.

Zamanından milyarlarca yıl değil ama belki milyonlarca yıl önce tüm uzayın her noktasını dolduran kozmik ışımanın özdeş sıcaklık değeri şimdiki gibi 3 mutlak derece değil de belki 300 mutlak dereceydi. 300 Derecelik mutlak sıcaklık santigrat olarak 27 dereceyi gösterir. İşte uzayın 27 derecelik sıcaklığa eriştiği o eski yıllarda hayat dünyada henüz başlamamıştı

                              
Maddenin oluşumu 6 devrede tamamlanmıştır.
Not : Bunu Kuran-ı Kerim' de şu ayetlerle açıklık getirilmiştir.

" Gerçekten Rabbiniz, gökleri ve yeri altı gün (merhale)de  yaratan ve sonra arş (tüm kainat ve varlık) üzerinde hükümran olan o Allah' dır. Kendisini durmayıp kovalayan gündüze geceyi O bürüyüp örtüyor. Güneşi, ay ve yıldızları emrine uyar olarak yaratan O dur. Şunu bilin ki; yaratmak da emir ve idare de O'na aittir. Alemlerin Rabbi olan Allah ne kadar yücedir. (A raf  7/54)" 

ZAMAN

SICAKLIK

OLUŞUMLAR

1

      43                          1
10¯           sn

      32
10 ¯          K

belirsizlik Planck dönemi kuantum grivitasyon teorisinin açıklayacağı sanılıyor

2   

      37                          1
10¯          sn

      29
10 ¯          K

güçlü zayıf ve elektromagnetik kuvvetler birleşmişlerdir.

3  

      33                          1
10¯        sn

      27
10 ¯          K

atomaltı parçaçıklar şekillenmeye başlamış ve madde ,antimaddeye  galip gelirken enerji oluşmuştur

      9                            1
10¯        sn

      15
10 ¯          K

kuvvetler ayrılığı bu aşamadadır

5

      2                            1
10¯       sn

      13
10 ¯          K

proton ve nötron oluşmaya başlar

6

100sn                           1

       9
10 ¯          K

helyum /deuterium atomları belirir

 

 

     6           
10    sn

            3
10    ¯       K

fotonlar madde yoğunluğuna göre üstülük kazanırlar .fon ışıması ortaya çıkar .

     10
10         sn

3K

bugünkü evren galaksiler ve hayat başlamıştır

 

[ Yayınlama Tarihi : 7.11.2005 22:23:38 ]     [ Yazan: Vedat GECECİ ]     [  ]

DÜNYA
Resmin üzerinde bekleyiniz.
    Kuran-i Kerim'de: "Bilin ki dünyâ hayati ancak bir oyun, eglence, bir süs; aranizda bir övünme ve daha çok mal ve evlat sahibi olma isteginden ibaret-tir. Tipki bir yagmur gibidir ki bitirdigi, ziraatçilerin hosuna gider. Sonra kurur da, sen onun sapsari ol-dugunu görürsün; sonra da çer çöp olur. Dünya ha-yati aldatici bir geçimlikten baska bir sey degildir." (Hadîd, 57/20) âyetiyle dünya hayati oyuna benze-tilir. Dünya; gerçek degil, aldaticidir. Ebedî degil, geçicidir. Elbetteki kötü olan dünya ve insanin fay-dasina sunulan dünya nimetleri degildir. Kötü olan; insanin dünyada iken yaraticisina itaati ve âhireti unutmasi, hirsa kapilmasi, maddiyâta olan asin düs-künlügüdür.
    Bu sebeple Mevlânâ'nin eserlerinde dünya; insa-ni maddî baglarla simsiki baglayan, yaratilisindaki gerçek sebebi idrak etmesini engelleyen bir kavram-dir. Hem dünya, hem de dünyada bulunan her sey fânîdir. Yalnizca birer surettir, insani maddî hayata esir eden unsurlardir. Bu degersiz, sahte, geçici un-surlara baglanmak hatadir. Zira insanin maddiyâta düskünlügü, ruhunu ask ile yükseltmesini engeller. Insan, Cenab-i Hakk'in sevgisi ile ebedî hayati kes-fetmek için ruhu asagiya çeken bütün maddî kayit-lardan kurtulmalidir. Ancak dünya baglarindan kurtulmak, çalismak ve dinamizmden vazgeçmek degil; yalnizca hirstan ve nefsin Isteklerinden kurtulmak, dünya dolusu mali olsa bile mali mülkü kendisine kul etmek, onlarin kulu olmamak, dünyaya sultan olsa bile Hakk'in kulu oldugunun bilincini tasimaktir.
Mevlanâ, din ve tasavvufun bu ortak görüslerini eserlerinde çarpici örneklerle dile getirirken dünyânin degersizligini, dünyaya baglanmanin hata oldugunu vurgular:
    Dünya, insanin can düsmanidir (Rubailer, 71).
    Dünya kendisini yeni gelin gibi göstererek insani aldatan, ama gerçekte büyücü bir kocakaridir. Ona asik olan zehirden serbet Içer (Mesnevi, VI/320-
21).
    Dünyaya simsiki sarilmak, ham meyvenin dalina sikica tutunmasi gibi hamliktir (Mesnevi, IH/1299-1302).
    Dünyaya tapan insan, âleme sultan olsa da ölü-dür (Rubâîler, 196}.
    Gönlünü dünyâya veren, bir parça ekmege îmânini satan gibidir (Rubâîler, 16).
    Mevki hirsi ve dünyevî mutluluk pesinde olanlar, nefsine maglup olmustur (Mesnevi, 11/3091).
    Dünyaya böylesine asik olanlar; duvara aks eden isigin günesten geldigini görmeyip, duvara asik olan-lar gibidir. Isigin kaynagi günesi inkâr edip, duvara gönül verenler; isik günese kavusunca ebediyyen hüsranda kalir (Mesnevi, I/IH).
    Veya dünyaya sarilan kisi, kusu birakip gölgesini avlayan avci gibidir.     Sermayesi yoktur. Müflistir (Mesnevî, I/s. 111, baslik).
    Insanin kisa bir süre için misafiri oldugu dünya, ruhunu baglayan altin bîr zincir, cennet görünüsün-de cehennemdir:
    "Bu konagin mali mülkü, atlasi tez yürüyen cana bir zincirdir. O, altin zinciri gördü de aldandi; can o çölü asamadi, bir
kuyu deliginde kaldi gitti.
    O delik görünüste cennettir, gerçekteyse bir cehennem. O görünüste gül yüzlüdür ama, zehirle dolu bir yilandir. Ey olgun olmayanlar, sakinin o gül yüzlüden; çünkü o gül
yüzlü sohbet çaginda cehennemliktir, cehennemdir."
(Mecâlis-i Seb'a, 16)
    Insan, Allah sevgisi ile bu altin zincirden, hirsinin esiri olmaktan kurtulmalidir;
    "Ey ogul bagi çöz, âzâd ol. Ne zamana kadar gümüs, altin esiri olacaksin?
    Denizi bir testiye dökersen, ne alir? Bir günün kismetini...
    Harislerin göz testisi dolmadi. Sedef, kanaatkar oldugundan inci ile doldu.
Bu ask yüzünden elbisesi yirtilan; hirstan, ayip-tan adamakilli temizlendi." (Mesnevî, 1/19-22)
    "Bu cihan fâni oldu, sabit âlemi ara. Suretin sifir oldu, mânâya sigin." (Mesnevî, 1/2337) sözleriyle Mevlanâ; bu âlemin geçici, âhiretin kalici oldugunu belirtir. Ancak dünyadaki hayat anlamsiz bir var olus degildir. "Ilk âlem, imtihan âlemi; Ikinci âlem de insanlarin yaptiklarinin karsiligini görme âlemidir." (Mesnevî, 11/988) ifadesiyle dünya imti-han yerine, âhiret de bu Imtihanin mükâfat veya ceza olarak sonucunu alacagimiz yere benzetilir. Dünyanin geçiciligine ragmen, dünyada yapilan her isin karsiligi kalicidir. Bu yüzden insan imtihan süre-sini Iyi degerlendirmeli, ömrünü hayirli ve güzel isler yolunda sarf etmelidir.
    "Sizin en hayirliniz; dünyasi için âhiretini, âhireti için de dünyasini terk etmeyendir." hadisi geregince, insan, hayatini bu ölçüye bagli kalarak program-lamalidir. Elbetteki denge unsuru geçici olan dünya-ya degil, kalici olan âhiret hayatina yöneliktir:
    "Nebiler âhiretî, câhiller de dünyayi tercih etti-ler." (Mesnevî, 1/664}
    "Âhiret deve katan gibidir, bu cihan da devenin yünü.
Yünü tercih edersen, deven olmaz; deveye sahîpsen çok yünün olur." (Mesnevî, IV/3165-66) sözleriyle Mevlânâ, bize dogru tercih yapmayi ögüt-ler. Önemli olan dünyada iken âhireti kazanmaktir:
    "Ten kazanci için bir sanat ögrendin. Din sanati için de gayret gerek.
Dünyada servet kazandin. Ya bu fânî âlemi terk edince ne yapacaksin?
Âhireti kazanmak için de bir sanat Ögren ki, ihsan ve magfiret elde edesin.
O cihan için de kazanç ister. Sanma ki ticaret yalniz bu âlemdedir.
Cenâb-i Hak: 'Bu dünyânin kazanci, ona nisbetle çocuk oyuncagidir!' dedi.
Bu, bir çocukla arkadas olup, oyun oynayan ço-cuga benzer.
Çocuklar, dükkâncilik oynarlar; gerçi kâr ve zarar gibi bir endiseleri yoktur.
Gece vakti çocuk, evine aç olarak gelir. Oyun, onun açligini artirmistir.
Bu dünya bir oyun yeri, ölümse gece. Iste gidi-yorsun, kesen bombos ve pek yorgun olarak.
Din kazanci; asktir, gönül cezbesidîr, Hak nuru-na rehber kabiliyettir.
Bu asagilik nefis, fânî kazançlari istemede. Asa-gilik seyleri kazandigin yetisir artik, insaf, yetisir." (Mesnevî, 11/2618-28)


    Dogru tercihi yapanlar, isin sonunu gören akilli insanlardir. Zira insanin bir gün bu dünyadan ayril-masi kaçinilmazdir:
    "Dünya mülkü bastan basa, insanin basina bas agrisindan baska
bir sey getirmez.
A akli kit, basinda bu kadar bas agrisi çekme. Günesle ayi taç edinip, basina vurunsan bile Ömür sona erince bir kerpice bas koyacaksin."
(Mektuplar, 36)
    Dogru tercihi yapanlar, isin sonunu gören akilli insanlardir. Zira insanin bir gün bu dünyadan ayril-masi kaçinilmazdir:
    "Dünya mülkü bastan basa, insanin basina bas agrisindan baska bir sey getirmez.
    A akli kit, basinda bu kadar bas agrisi çekme. Günesle ayi taç edinip, basina vurunsan bife Ömür sona erince bir kerpice bas koyacaksin."
(Mektuplar, 36)

[ Yayınlama Tarihi : 29.10.2005 16:26:50 ]     [ Yazan: MEVLANA ]     [  ]

ŞEM-İ TEBRİZİ

ŞEM-İ TEBRİZİ 

Konya’da, eski adıyla güllük mevkiinde Şems Parkı olarak bilinen alanın içinde eski bir cami ve türbe vardır. Yılın her günü ziyaretçilerle dolup taşan Mevlânâ türbesine yaklaşık on dakikalık mesafedeki bu mekânı  bilen ve ziyaret edenlerin sayısı ise parmakla gösterilecek kadar azdır.
Sözünü ettiğimiz türbe, Mevlânâ’yı hakikâtin sırlarına ulaştıran bir zatın adını taşımaktadır. Tahmin ettiğiniz gibi Şems-i Tebrizi’nin adını....

Büyük bir arif olduğu bilinen Melikdad oğlu Ali adlı bir kişinin oğlu olan Muhammed Şemseddin, 1164 senesinde Tebriz’de dünyaya gelmiştir. Henüz çocukluk ve ilk gençlik yıllarında bile kendi kuşağının çocuklarından bambaşka olduğunu göstermiş, anne babasını,yakınlarını, hocalarını hayrete düşüren davranışlar ortaya koymuştur. Zamanın ölçülerini aşan bu zat, çocukluk dönemine ait bir anıyı şöyle anlatıyor:
“Henüz ergenlik çağına girmemiştim. Aşk deryasına daldım mı otuz kırk gün hiçbir şey yiyemezdim; istekten kesilirdim. Günlerce açlığa susuzluğa katlanırdım. Bir gün babam bana çıkıştı : ’ Oğlum’,  dedi ‘ben senin bu halinden bir şey anlamıyorum. Bunun sonu nereye varacak?‘ ben ona şu cevabı verdim:
‘Baba, seninle benim babalık ve evlatlık ilişkimiz neye benzer bilir misin? Bir tavuğun altına  tavuk yumurtalarıyla bir de kaz yumurtası koymuşlar. Vakti gelip de civcivler çıktığı zaman, bunlar hep birlikte analarının ardına düşerler, bir göl kenarına gelirler. Kaz yumurtasından çıkan civciv hemen kendini suya atar, bunu gören ana tavuk, eyvah yavrum boğulacak der. Çırpınmaya başlar. Halbuki kaz yavrusu, neşe içinde suda yüzmektedir. İşte, seninle benim aramdaki fark da böyledir.”

Muhammed  Şemseddin, bazı görüşlerin ve Mevlana’nın müridi, öğrencisi olduğu yolundaki yaygın inanışın aksine, basit bir batıni dervişi değil, üstün vasıflarla bezenmiş, hatta vasıftan dahi söz edilemeyecek yapıda bir zattır. Mevlana gibi zahir ve batın ilimlerinde yüksek derecelere ermiş, müderrislik, müftülük yapmış seçkin bir insanı aşk ateşiyle pişirip ona mânâ aleminin pencerelerini açan biri hakkında başka nasıl düşünebiliriz ki?

Her sözü, sohbeti ve bakışı ile insanları alt üst eden, dar, sınırlı bir ahlaktan Allah’ın ahlakı anlayışına çeken Şems, kendisi için şunları söylüyor :
“Ben bir tarafta, dünyanın insanla şenelmiş dörtte bir kısmının halkı da bir tarafta olsa,beni sorguya çekse onlara cevap vermekten kaçınmam ve daldan sıçramam. Ne kadar zor şey sorsalar cevap üstüne cevap veririm. Benim bir sözüm, onlardan her birisi için on cevap ve hüccet olur.”

Bir gün Baba Kemal’in, kendisine Şeyh Fahreddin Iraki’ye açılan sırlardan ve hakikâtlerden yana bir keşif gelip gelmediğini, sorması üzerine Tebrizi:

“Ondan daha çok müşahade gelir! Ancak onun bildiği bazı ıstılahlar vardır,onun için gördüğünü en sevimli şekilde sunar. Bana gelince, bende öyle güç yoktur.” diye cevap verir. Baba Kemal de
“Allah ü Teala, sana günlük bir arkadaş versin ki, evvellerin ahirlerin bilgilerini hakikâtlerini senin adına izhar etsin. Hikmet ırmakları onun kalbinden diline aksın, harf ve ses kıyafetine girsin, o kıyafetin rütbesi de senin adına olsun” der.
Makalat adlı eserindeki ifadelerinden onun Tebriz’de Ebubekir adlı Şeyhinden feyz aldığı anlaşılır, ancak yine kendisinin bildirdiğine göre, şeyhi  onda olan bir şeyi görememiş, başka kimsenin de göremediği bu farkı, sadece Hüdavendigârı Mevlana anlayabilmiştir.
Zaten şeyhi onu daha fazla olgunlaştırmanın kendi gücünü aştığını anladığı zaman seyahate çıkmasına izin verir. O da diyar diyar  gezip Sohbetine dayanabilecek bir dost, bir mürşit arar. Fakat aradığını bir türlü bulamaz, hiç kimse onu tatmin edemez. Konuştuğu kişileri imtihan eder,istediği cevabı alamayınca oradan ayrılır. Kendisini olgunlaştıracak bir şeyh aradığını söyler; ama bütün  şeyhleri kendine mürid yapıp arayışına devam eder.

Memleketi olan Tebriz’de kendisine manevi kemalinden dolayı “Kamili Tebrizi”, durmadan gezdiği, yolları tayy ettiği için “Şemseddin-i Perende” (uçan Şemseddin) derler.

Bir gün yolu Bağdat şehrine düşer. Orada meşhur sofilerden Şeyh Evhadüddin Kirmani’yi bulup neyle meşgul olduğunu sorar.
“Ayı leğendeki suda görüyorum” diye cevap verir Kirmani.
Şems Hazretleri bu cevap üzerine:
 “Boynunda çıban yoksa neden başını kaldırıp da onu gökte görmüyorsun? Kendini tedavi ettirmek için bir doktor bulmaya bak. Böylece, neye bakarsan gerçekten bakılmaya değer olanı onda görürsün” der.
Kirmani Hazretleri Şems’in ellerine sarılıp müridi olmak istediğini söyler. Şems’in cevabı kesindir:
“Sen benim arkadaşlığıma dayanamazsın!”
Ama, Evhadüddin, ısrarlıdır. Nihayet, Şems, Bağdat pazarının tam ortasında birlikte şarap içmek şartıyla kabul edeceğini söyler. Evhadüddin “bunu yapamam” deyince,
“O zaman benim için şarap bulup getirir misin?” sorusunu yöneltir. Onu da yapamayacağını bildiren Kirmani’ye “ben içerken bana arkadaşlık eder misin? ”diye sorar. “Edemem” yanıtı üzerine artık Şems Hazretleri, “ Erlerin huzurundan ırak ol!”diye bağırır. “Bana arkadaş olamazsın . Bütün müridlerini ve dünyanın bütün namus ve şerefini bir kadeh şaraba satmalısın. Bu aşk meydanı erlerin ve bilenlerin işidir. Ve şunu da iyi bil ki ben mürid değil, şeyh arıyorum.
Hem de rastgele bir şeyh değil, hakikâti arayan olgun bir şeyh!..”
Kirmani, teslimiyet ve kabiliyet imtihanını bu nedenle geçememiş, onun asıl maksadını idrak edememiştir.

Tebrizi, arayışları sırasında bir rüya görür. Rüyasında kendisine bir velinin arkadaş edileceği bildirilir. Üst üste iki gece rüya tekrarlanır ve o velinin Rum ülkesinde olduğu haberi verilir.
Onu aramak için yollara düşmek ister,  fakat daha zamanının gelmediği, “işlerin vakitlerine tabi ve rehinli olduğu bildirilir.”
Şems ilahi tecellilerle mest olduğu, tam mânâsıyla istiğraka daldığı, müşahedenin güzelliğine beşer kuvvetiyle tahammül gösteremediği zamanlarda “gizli velilerinden birini bana göster” diyerek  niyaz eder ve sabırsızlanır. Üzerindeki o yoğun halleri dağıtmak için başka işlerle oyalanmaya çalışır. Para almadan inşaat işlerinde bile çalışır.
Nihayet bir gün;
“Madem ki ısrar ve arzu ediyorsun O halde şükrane olarak ne vereceksin?” diye bir ilham gelir.
O da “başımı!..” cevabını verir.
Bu cevaba karşılık olarak,
Bütün kâinatta Mevlana-yı Rumi Hazretlerinden başka, senin şerefli arkadaşın yoktur.” haberi gelir.
Artık Rum ülkesine gitmek, o sevgili ile görüşmek ve yolunda başını feda etmek üzere yola çıkacaktır.

Uzun bir yolculuğun ardından Şemseddin Muhammed, M. 1244 yılının Ekim ayında Konya’ya gelir. Kaldığı han odasının anahtarını boynuna zamanın tüccarları gibi asıp çarşıda dolaşmaya başlar aşk ve ilmin tüccarı olduğuna işaret ederek...
İkindiye doğru, ana caddede, katıra binmiş, talebeleri etrafında dört dönen bir müderris görünür. Şems aradığı dostun o olduğunu anlar. Önüne geçerek katırın dizginlerini tutar ve keskin bakışlarıyla:
“Sen Belhli Baha Veled’in oğlu Mevlana Celaleddin misin?” diye sorar.
Mevlana “evet” diye cevap verir. Şems:
“Ey müslümanların imamı! Bir müşkülüm var. Hz. Muhammed mi büyük, Bayezid-i Bistami mi?
Sorunun heybetinden kendinden geçen Mevlana, kendini toplayınca;
“Bu nasıl sual böyle? Tabi ki, Allah’ın elçisi Hz. Muhammed bütün yaratıkların en büyüğüdür.”
O zaman Şems:
“O halde neden Peygamber bu kadar büyüklüğü ile Ya Rabbi seni tenzih ederim, biz seni layık olduğun vechile bilemedik” buyururken,
Bayezid, “Ben kendimi tenzih ederim! Benim şanım çok yücedir. Zira cesedimin her zerresinde Allah’tan başka varlık yok!..” demekte?
Mevlana:
“Hz. Muhammed, müthiş bir manevi susuzluk hastalığına tutulmuştu,’biz senin göğsünü açmadık mı?’  şerhiyle kalbi genişledi. Bunun için de susuzluktan dem vurdu. O Her gün sayısız makamlar geçiyor, her makamı geçtikçe evvelki bilgi ve makamına istiğfar ediyor, daha çok yakınlık istiyordu.
Bayezid ise, bir yudum suyla susuzluğu dindi ve suya kandığından dem vurdu. Vardığı ilk makamın sarhoşluğuna kapılarak kendinden geçti ve o makamda kalarak bu sözü söyledi.”

Şemsi Tebrizi, bu cevap karşısında  “Allah”diyerek yere yuvarlanır.
Mevlana, hemen atından inip yanındaki adamların da yardımıyla onu yerden kaldırıp medresesine götürür.

Artık bu medresede iki âşık, hiç dışarı çıkmadan, yanlarına kimsenin girmesine izin verilmeden aylarca sürecek sohbetlere dalacaktır. Mevlana bunca zaman kitapların, sayfaların  arasında aradığı ve  Şeyhi Seyyid Burhaneddin’in yıllarca önceden müjdelediği sevgilisine, gönül dostuna kavuşmuş,o andan itibaren de bütün yaşamı değişmiştir.

 

Şems, önce onu çok değer verdiği zatların, hatta babasının bile eserlerini okumaktan men eder, değer verdiği bütün kitaplarını birer birer havuza atar. Daha sonra hiç kimseyle konuşmasına izin vermez.
Medresedeki derslerini, vaazlarını terk etmek zorunda kalır.

Şimdi sıra imtihanlardadır...
Bir gün Şems-i Tebrizi, Mevlana’yı denemek maksadıyla güzel bir sevgili ister ondan. O da güzellikte eşi bulunmayan karısını getirir tereddüt etmeden . Şems, “bu benim can kız kardeşimdir. Bu olmaz. Bana hizmet edecek bir erkek çocuğu bul” der.
Mevlana, Oğlu Sultan Veled’i ona kul olsun diye getirir. Şems, “bu kalbimi bağlayan oğlumdur. Şimdi şarap olsaydı, su yerine onu içerdim. Ben onsuz yapamam” deyince, Mevlana hemen gidip  Yahudi mahallesinden bir testi şarap getirir.

Şems, bu teslimiyet ve itaatten hayrete düşüp
“Başlangıcı olmayan başlangıcın ve sonu olmayan sonun hakkı için diyorum ki, dünyanın başından sonuna kadar senin gibi gönül yutan bir Muhammed yürekli bu aleme ne gelmiş ne de gelecektir.” dedi.
Ben Mevlana’nın hilminin derecesini anlamak için bu imtihanları yaptım. Onun iç alemi o kadar geniş ki, rivayet ve hikaye çerçevesine sığmaz.” der.
Kendisine hürmetle, sevgiyle yaklaşan diğer insanlara da çeşitli imtihanlar uygulamış, örneğin kendisinden para isteyince bütün parasını, malını mülkünü ayaklarına seren Hüsameddin Çelebi’ye Velilerin gıpta ettiği bir makamı müjdelemiştir. O servetin içinden de sadece bir dirhem alır. Geri kalanını Hüsameddin’e bağışlar.
Mevlana ve Şemsi Tebrizi’ye gönül verenler bu haldeyken, sohbetlerden ve bu sofradaki zenginlikten mahrum kalanlar Şems’ten kendilerine bir gönül hoşluğu gelmediğini öne sürüp kıskançlık içinde fitne tohumlarını atmaktadırlar. Dedikodularla atılan düşmanlık tohumları iyice olgunlaştığında  Şems, bir gece aniden Konya’yı terk ederek  kayıplara karışır. On altı ay boyunca hiçbir haber alınamaz.

Bu ayrılık süresince Mevlana tekrar eski haline gelmek, halka ve derslerine dönmek şöyle dursun, kimseyle görüşmez konuşmaz, medresesini büsbütün bırakır, keder içinde yalnızlığa çekilir. Hastalanır. Artık neredeyse can verecekken, Şam’dan gelen mektupla canlanır. Şems ikinci kez Konya’ya gelir. Birkaç ay süren sohbetler, görüşmeler neticesinde yine fitneler düşmanlıklar baş gösterir. Bunun üzerine Şems, tekrar kayıplara karışır...

Mevlana için yine ayrılık başlamıştır, coşkun bir aşk ve cezbe halinde aylarca gözyaşı döker gazeller söyler, her gelenden onu sorar, yalan haber getirenlere bile üstünde ne varsa verir, doğru haberi verene canını teslim edeceğini söyleyerek...

Bu arada fesat ve dedikodu çıkaranların çoğu, bu yolla Mevlana’yı kendilerini döndüremeyeceklerini anlar, bazıları da Şems’in kıymetini fark ederek pişmanlık içinde özür dilerler.
Birkaç ay sonra Şems-i Tebrizi’nin Şam’da olduğu haberi gelince Mevlana halini anlatan mektuplar gönderir, yalvarır, dualar eder. Nihayet üçüncü mektuba aylar süren bekleyişten sonra karşılık gelir. Şems de aynı coşkunlukla ona cevap gönderir.
Mektubu alan Mevlana, hemen oğlu Sultan Veledi çağırıp eline dördüncü mektubu vererek şunları söyler:
“Birkaç arkadaşınla Mevlana Şems’i aramaya git. Giderken şu kadar gümüş ve altın parayı da beraberinde götür. Bu paraları Şam’da O Tebriz Sultanının ayakkabısı içine dök ve onun mübarek ayakkabısını Rum tarafına çevir. Benim selamımı ilet ve âşıklara yaraşır secdemi O’na arz et. Şam’a ulaştığın vakit,Cebel-i Salihiye’de meşhur bir han vardır, doğru oraya git. Orada Mevlana Şemseddin’in güzel bir Frenk çocuğuyla satranç oynadığını görürsün. Sonunda oyunu Şems kazanırsa, Frengin malını alır. Frenk çocuğu kazanırsa, Şems’e bir tokat vurur. Sen onun vurduğunu görünce hata edip kızmayasın. Çünkü o çocuk kutuplardandır. Fakat o kendini iyi tanımıyor. Şems’in sohbetinin bereketi ve inayeti ile halinin olgunlaşması lazımdır.”

Sultan Veled, babasının dediklerini aynen yaparak yanındaki adamlarla birlikte yola çıkar. Şam’a varınca hemen hana gider. Şems, Mevlana’nın söylediği gibi bir  frenk çocuğuyla satranç oynamaktadır. Sultan Veled,  babasının mektubunu, armağanlarını Şems’e teslim ettikten sonra, bütün dostların yaptıklarından pişman olduklarını kendisini saygı ve hasretle Konya’da beklediklerini anlatır. Yalvarıp türlü niyaz ve ricalarla onu dönmeye ikna eder. Birlikte yola çıkarlar. Şemsi kendi atına bindiren Sultan Veled, aşk ve neşe içinde  Konya’ya kadar yayan olarak gelir. Şems onun gösterdiği bu saygı ve bağlılıktan çok hoşnut kalır, ona övgü dolu sözler söyler. Uzun bir yolculuktan sonra, Konya’ya yakın Zencirli Hanı’na geldiklerinde babasına müjdelemek için şehre bir derviş gönderir. Mevlana bu müjdeyi duyunca üstünde ne varsa çıkarıp dervişe verir. Konya halkına haber salıp emirlerden, bilginlerden, fakirlerden ve ahilerden onu karşılamak isteyenlerin toplanmasını ister. Kendisi de ata binerek bütün Konya ileri gelenleri ve ahalisiyle birlikte Şems’i şehre getirir.

Bu defa da altı ay boyunca medresedeki bir hücrede baş başa kalırlar. Yanlarına kuyumcu Selahaddin ve Sultan Veled’den başkası girememektedir. Mevlana’nın Şems’e bağlılığı bu son gelişte daha da artmıştır. Öylesine kaynaşmışlardır ki, artık ayrılık mümkün görünmemektedir. Şems, himmet ve teveccühleriyle Mevlana’yı daha da olgunlaştırmış aşk ateşiyle pişirip Hakk’a vuslatı sağlamıştır. Daha önce Şems’e muhalefet edenler de gelip birer birer  özür dilerler.
Onun rahat edebilmesi ve hizmetinin görülmesi için evde evlatlık olarak yetiştirilmiş Kimya adındaki genç ve güzel kız Şems’e nikah edilir.

Ama bu sefer de müritler arasında kıskançlık başgösterir. Mevlana’nın diğer oğlu Alaeddin Çelebi bile edebi aşan birkaç davranışıyla kıskançlığını dile getirir. Bu arada Şems’i sevmeyenler de her fırsatta muhalefete, hakaret, iftira ve düşmanlık  dolu hareketlere yönelirler.

Şems ile Mevlana, sohbet ve irşadın son merhalelerini, en güzel dönemlerini yaşarken onlar da dışarda kaynamaya, taşkınlık etmeye başlarlar. Artık Mevlana, istenen mertebeye gelmiş Şems’in irşad vazifesi tamamlanmış, daha önce kendisine bildirilen hüküm gereğince başını feda etme zamanı gelmiştir.
Hanımı Kimya Hatun da rahatsızlanıp vefat etmiştir. Bu haberin şehre yayılmasından sonra onu ne pahasına olursa olsun uzaklaştırmak ve Mevlana’yı elinden kurtarmak(!) isteyenler bir plan kurup bu iş için yedi kişi seçerler.

1247 yılının  Aralık ayında, aralarında Mevlana’nın oğlu Alaeddin Çelebi’nin de olduğu rivayet edilen  bu yedi kişi medresenin avlusunda pusuya yatar. Bir derviş kapıdan seslenerek Şems Hazretlerini dışarı çağırır. Şems derhal yerinden kalkıp çıkarken Mevlana’ya:
“Görüyormusun beni dönüşü olmayan bir davetle dışarıya çağırıyorlar!” diyerek vedalaşıp çıkar.

Sonra bir “Allah “ feryadı yankılanır gecede...
Kapı açıldığında ise, ortalıkta kimseler yoktur.
Sadece birkaç damla kan lekesi görülür yerde...
Başka da bir iz bulunamaz.
Bu son ayrılıktır. Mevlana yine aylarca süren bekleyişe, diyar diyar gezip aramaya başlar. Ama onu maddeten olmasa da manen kendinde bulduğunu şu dizelerle dile getirir:

“Beden bakımından ondan uzağız amma; 
Cansız bedensiz ikimiz de bir nuruz;
İster O’nu gör, ister beni...
Ey arayan kişi! Ben O’yum, O da ben”

[ Yayınlama Tarihi : 29.10.2005 00:37:13 ]     [ Yazan: Vedat GECECİ ]     [  ]

 [ Sayfa: 1 / 1 ]    | Yenile |   Sayfa: [1]